Tarih

Bahriye Nezareti « Osmanlı Tarihi

Osmanlı İmparatorluğu'nda, deniz kuvvetlerinin hazırlığından ve yönetilmesinden sorumlu bir makamdı. Önceleri donanma komutanlığıyla bahriyeye ait bütün idari ve mali işler kaptan-ı deryanın sorumluluğu altındaydı. Sonradan deniz kuvvetleriyle ilgili işler, yeni kurulan Bahriye Nezareti'ne devredildi.

Bu nezaretin başına getirilen kimseye de "bahriye nazırı" denildi. Daha sonra, 1876'da kaptan-ı deryalık yeniden kurulduysa da bu makam, aynı yıl içerisinde yine Bahriye Nezareti adını aldı.

Tapınak Şövalyeleri « Medeniyetler Tarihi

Tapınak Şövalyeleri, M.S. 1119'da varlığı anlaşılmış ve bu bölgedeki araziye sahip oldukları bilinen bir gruptu. Grup, Clairvaux'lu St. Bernard önderliğinde on Fransız şövalyesi tarafından kurulmuştu. O yıl Hugues de Payns ("Paganlar'ın" anlamına gelir) bu şövalyeler, Jerusalem'deki Kral Baldwin'in sarayına yerleştikleri Kutsal Topraklar'a gittiler. Burası, Kutsal Mezar'a yakındı ve Hz. Süleyman Tapmağı'nın' bulunduğu yere inşa edilmişti. Kutsal Şehir'e yolculuk yapan hacıları korumak için yemin ettiler ve manastır geleneklerine uyarak saflık, yoksulluk ve itaat yemini ettiler.

Ancak bu şövalyelerin neyin peşinde oldukları ve Jerusalem'de ne buldukları konusunda bol miktarda söylenti ortaya çıktı. Ne olursa olsun, bu şövalyeler Avrupa'da doğrudan Papa'ya bağlı güçlü bir askeri güç haline geldiler. Bu gruba katılmak isteyen birçokları akın etti ve sonucunda geniş topraklara sahip oldular. Uluslararası bağlantıları sayesinde Tapınak ilk banka haline geldi ve Hıristiyan dünyasının farklı noktalarında birçok alışverişi sağladı. Bu, zenginliklerini daha da artırdı.

Sufıler'le yakın ilişkilerini koruyarak, Kabala ve simya hakkındaki bilgilerini paylaştılar. Gizli törenleri ve mistik amaçları hakkında hikayeler yayılmaya başladı. Zamanla, zenginlikleri Fransa Kralı 4. Philip'i (Adil Philip) bile kıskandırdı. Grubun kurulmasından 189 yıl sonra 13 Ekim 1307 Cuma günü, Philip'in adamları Büyük Usta Jean Jacques de Molay ve 140 şövalyesini bölücülük, Tanrı'ya küfür ve büyücülükle suçladılar. Bunun ardından şövalyeler büyük eziyetler gördüler. Birçoğu, putperestliklerini itiraf etmeleri için Engizisyon tarafından işkence gördü.

1312'de Papa V.Clement resmi olarak grubu kaldırdı ve yerine Hospitaler Şövalyeleri'ni getirdi. Bağlandığı kazıkta öldürülmeden önce, masumluğunu savunan Büyük Usta, Tapınak Şövalyeleri'ne karşı işledikleri günahlar için 4. Philip ve 5. Clement'i Tanrı'nın önünde hesap verirken görmeyi diledi. Philip'e bir yıl, Clement'e bir ay verdi. İkisi de tanınan sürelerin sonunda acı içinde öldüler: Philip atından düştü, Clement ise kanserden öldü.

O zamanlar grubun tamamen ortadan kalktığı sanılıyordu ama şimdilerde Tapınak geleneğinin farmasonluğa dönüşerek devam ettiği düşüncesi dolaşmaktadır.

Gizlilik geleneği, Tapınak Şövalyeleri'nin inançlarını ve üyeliğe kabul törenlerini ortaya çıkarmayı imkansız kılmaktadır. Şövalyelerin itirafları hiçbir gerçek içermeyecek şekilde işkence yoluyla kazanılmıştı. Ancak grubu kuran şövalyelerin Jerusalem'deyken Akit Sandığı'nı bulduklarına dair söylentiler vardır. Bu bölgedeki gizli güçler hakkında bilgileri olduğuna, bu enerjileri ayinlerinde kullandıklarına ve izoterik bilgilerinin gotik katedrallerin biçimlerindeki gizli geometride yattığına dair inançlar da vardır.

Tapmak, gruba katılmak isteyen heyecanlı şövalyelerin verdikleri hediyeler sayesinde zenginliğini artırmıştır. Yaptığım araştırmalara göre, 1155'de Pembroke'lu Earl soyundan John Marshall kendilerine gizli bir yer verdiğinde Marlborough Downs'ın sahibi oldular. Haklarında çok fazla bilgi yoktur ve bilindiği kadarıyla birkaç kiracıyla bir çiftlikten başka bir şey kalmamış durumdadır. Ancak herhangi bir kilise binasına raslanmadığı için, buranın önemli bir Tapınak mülkiyeti olduğu da kabul edilmemektedir. Yere adını veren Tapınak'la bağlantısı, ayrı bir muammadır.

Mevlana Celaleddin Rumi « Genel

Mevlâna, 30 Eylül 1207 yılında, bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh Şehri'nde doğmuştur. Babası, Belh Şehri'nin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî'nin oğlu Bahaeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle, Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrılır. İlk durak Nişâbur olmuştur. Nişâbur Şehri'nde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile karşılaşırlar. Mevlâna, burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır. Bahaeddin Veled, Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket eder. Hac göreviniı yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğrar. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) gelirler. Karaman'da, Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleşirler. 1229 yılına kadar Karaman'da kalırlar.

Mevlâna, 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlenir. Bu evlilikten Mevlâna'nın, Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu olur. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna, bir çocuklu dul bir kadın olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yapar. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya gelir.

Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altındadır. Konya da bu devletin başşehridir. Konya, sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkârlarla dolup taşmaktadır. Kısacası, Selçuklu Devleti, en parlak devrini yaşımaktadır ve Devlet Hükümdarı Alâeddin Keykubâd'dır. Alâeddin Keykubâd, Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet eder ve Konya'ya yerleşmesini ister. Bahaeddin Veled, Sultan'ın davetini kabul eder ve 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile Konya'ya gelirler. Sultan Alâeddin, kendilerini muhteşem bir törenle karşılar ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni kendilerine tahsis eder.

Bahaeddin Veled, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat eder. Mezar yeri olarak, Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçilir. Daha sonra, şu an müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki yerine defnedilmiştir.

Bahaeddin Veled ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplanırlar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak görürler. Gerçekten de Mevlâna, büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar vermektedir. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşmaktadır.

Mevlâna, 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaşır. Şems aniden ölümü nedeniyle beraberlikleri uzun sürmez. Mevlâna, Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekilir. Hayatını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna, 17 Aralık 1273 Pazar günü vefat eder.

Mevlâna'nın cenaze namazını, Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktır ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayılır. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını, Kadı Sıraceddin kıldırır.

Mevlâna, ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu. "Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir" demiştir.